Akdeniz’i Size Dar Ederiz

5 dk okuma süresi

Cezayir’de devlet kuran Barbaros Hayreddin Paşa ,Yavuz Sultan Selim tarafından Cezayir Beylerbeyliği’ne getirilmesini Gazavat-ı Hayreddin Paşa’da şöyle anlatır:
Barbaros Hayreddin Pasa<< Bir gün Cezayir’de Afrika’daki Arap emirlerinden birkaçını kabul etmiştim. Kendilerine dedim ki:

“Cihan Padişahı olan Selim Han, şimdi aynı zamanda peygamberimizin halifesidir. Siz nasıl olur da aynı zamanda İslam halifesi olan Cihan Hakanı’nı bırakıp Fas Sultanı namına hutbe okutup sikke kesersiniz? Varın hakanımızın namına sikke kazdırın. İstikbaliniz, ikbaliniz ve devletiniz bu yoldadır. Veyl bu yoldan ayrılacak biçarelere!” Sultan Selim Han efendimize mutemet adamlarımdan Hacı Hüseyin Ağa’yı gönderdim. Hüseyin Ağa, 21 gün derya yolculuğundan sonra cihanın incisi İstanbul şehrine vardı.
Yalı Köşkü’nde Sultan Selim Han tarafından kabul edildi. Acizane peşkeşlerimi padişahımıza sundu. Bu peşkeşler, 20 Frenk oğlanı köle tarafından taşınıyordu. Selim Han peşkeşleri lütfen ve tenezzülen beğendi. Hüseyin Ağa’ya hıl’atler giydirildi. Kaptanlarıma miriden konaklar tahsis edilip konuklandı. Hüseyin Ağa padişahımızdan sonra devlet erkanı tarafından da kabul edildi. Onlara da acizane hediyelerimi sundu. Cihanın taht şehri olan İstanbul’da tam 41 gün kaldı. Leventlerim 41 gün şanlı taht şehrimizi gezip eğlendi. Vaktin hitamında hareket edildi. Hakanımız Selim Han, Cezayir teknelerini seyretmek üzere Yalı Köşkü’nü teşrif buyurmuşlardı. Gemilerim, bütün toplarını ateşleyerek şanlı büyük hakanımızı selamladı. Hacı Hüseyin Ağa, veda için Selim Han’ın huzuruna çıktı. Yedi kere yer öpüp padişahımızı ululadı. Hakanımız, Hüseyin Ağa’ya bir ferman-ı hümayun verdiler ki, kendi el yazılarıyla yazılan bu ferman, beni Cezayir beylerbeyiliğine tayin ediyordu. Böylece şanlı devletimizin bir beylerbeyisi oluyordum. Bana verilmek üzere Hüseyin Ağa’ya mücevherli bir kılıç, sırmalı bir hıl’at ve bir beylerbeyilik sancağı teslim edildi. Hakanımız, Hüseyin Ağa’ya dedi ki: “Baka Reis, işbu kılıcı Hayreddin Paşa kuluma götür, şan ve şerefle takınsın. Hıl’atimi giysin ve sancağımı zinhar yanından ayırmayıp mansur ve muzaffer gazalar eylesin. Cümle duam berekatı sizinle biledir. Hemen Cenab-ı Hak, Cezayir’deki bütün mücahit kullarımın yüzünü iki cihanda ak eylesin. Amin, bi-hürmeti Seyyidi’l-Mürselin!” Hüseyin Ağa, İstanbul’dan hareketinin sekizinci günü Mora’nın güneyinde Koron limanına varıp demir attı. Limanda 8 pare Venedik gemisi ile sayısız Türk gemisi yatardı. Hüseyin Ağa, Venedik gemilerinin amiraline bir nezaket ziyareti yaptı. Amirale dedi ki: “Artık Cezayir toprağı, Selim Han’ın mülküdür. Efendim Hayreddin Paşa, bir Osmanlı beylerbeyisidir. Donanmamız da, Donanmay-ı Hümayun’un bir parçasıdır. İstanbul’dan nece buyruk alırsak ana göre hareket ederiz. Padişahımızla dost iseniz, Cezayir gemilerinden de korkunuz olmasın. Düşman iseniz, biz de Akdeniz’i size dar ederiz.” Hüseyin Ağa, Koron’dan hareketinin sekizinci günü Cezayir’e geldi. Böylece İstanbul-Cezayir yolunu 16 günde almış oldu. Derhal Hüseyin Ağa’yı ve İstanbul’dan dönen kaptanlarımı çağırdım. Padişahın ihsanlarını kemal-i tazim ile aldım. Öpüp başıma koydum. Kılıcı kuşanıp hıl’ati sırtıma geçirdim. Selim Han’ın şanlı sancağını başımın üzerinde yüksek bir yere astırdım. Azim ferahlık buldum. Artık İspanyol kafiri bile benimle başa çıkamazdı. Çünkü arkamda Selim Han gibi bir cihan hükümdarı vardı. Ne istesem lütf-u inayetini benden esirgemezdi. Gece büyük bir ziyafet verdim. Bahşişler dağıttım. Eğlenceler düzenlenmesini emrettim. Hüseyin Ağa, vazifesini istediğimden ala ve ümidimden fazla yapmıştı. Kendisini Cezayir’de büyük bir vazifeye tayin edip mükafatlandırdım. Büyük düşmanımız İspanyol kafiri idi. Buna şek ve şüphe yoktu. Cenevizliler gibi başka kafir milletlerle de harp halindeydik. Ancak bir de bizim Cezayir’e yerleşmemizden gocunan Cezayirli, Tunuslu, Faslı hükümdar ve hükümdarcıklarla uğraşmak zorundaydık. Fasta büyük bir hanedan olan Fas sultanları hüküm sürüyordu. Burası büyük bir devletti. Fakat son zamanlarda iç kavgalarla dirliği ve düzenliği bozulmuştu. Şimali Afrika’da Fas’tan başka ehemmiyetli bir devlet yoktu. Tunus ve Tlemsen’de hüküm süren Hafsiler ve Abdulvadiler, eski ehemmiyetlerini külliyen kaybetmişlerdi. Arkalarını İspanyol kafirlerine dayayıp bizimle gizli veya açık mücadele etmek yolunu tutmuşlardı. Kendilerini ilk fırsatta ortadan kaldıracağımı biliyorlardı. Niçin, izah edeyim: Biz, Doğu Akdeniz’den Batı Akdeniz’e gelince önce Tunus’a ayak basmış, Hafsi Sultanı ile anlaşmıştık. Bizim sayemizde Tunuslular zengin oldular. Uzun zamandan beri mamurluğunu yitirmiş olan Tunus şehirleri şenlendi, bolluk ve refah içinde yüzmeye başladı. Tunus Hafsi Sultanı, İspanyol ve Ceneviz tasallutundan sayemizde kurtuldu ve gene sayemizde, ödediğimiz haraçla hazinesini doldurdu. Kendisinden memnunduk ve Tanrı bilir, ne ülkesinde, ne malında gözümüz vardı. Yoksa elimize o kadar fırsat geçmişti ki, istesek kendisini ortadan kaldırmaya muktedirdk. İşte bu şartlar içindeyken biz Cezayir’i fethettik, Tunus’tan büyük bir devlet olduk ve en büyük Hristiyan devleti olan İspanya ile amansız bir savaşa giriştik. Müslümanlık onu icap ettirirdi ki, bu amansız savaşta Tunus Sultanı bizi desteklesin. Ancak Sultan, Osmanlı himayesine girmemizden ve Selim Han’ın tebaası olmamızdan ziyadesiyle ürktü.

Biliyordu ki Osmanoğulları cihangir bir sülaledir ve Selim Han, birkaç yıl içinde yüz Tunus ülkesi büyüklüğünde ülkeler fethetmiştir. Sanırdı ki, hakanımız Selim Han’ın kendi fakir ülkesinde de gözü vardır. Bilmezden gelirdi ki, hakanımın beylerbeyilerinin, Tunus sultanından daha bol toprağı ve askeri olan nece sancak beyleri vardır. Netekim Selim Han’ın bir beylerbeyisi olan ben, Avrupa’nın yarısına hakim olan İspanya kralı Karlos’u birçok defalar mağlup etmiştim. İşte bu minval üzere Tunus Sultanı ile aramız açıldıkça açıldı…>>

Yapılan Yorumlar
Bu yazı için henüz yorum yapılmamış! İlk yorumu sen yapabilirsin.
Bir Yorum Yapın

x