Henri de Toulouse-Lautrec

6 dk okuma süresi

1864’te Fransa’nın güneyinde aristokrat bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya gelen Henri de Toulouse-Lautrec’in babası Kont Alphonse oldukça ilginç bir adamdır. Zengin ve köklü bir ailenin erkeğine yakışmayacak davranışları vardır: Bir gün nehirde çoraplarını yıkarken görünür, başka bir gün ava tuhaf giysilerle giderken. Aklına estiğinde kapıyı çekip gider ve eve günlerce dönmez. Dolayısıyla küçük Henri ailede sağlıklı ve kendisine rol model olabilecek bir ‘baba’ figüründen nasiplenemeden büyümüştür.

Babası ve annesi kuzen olan Henri doğuştan sayısız sağlık problemiyle boğuşmuş ve aristokratlar arasındaki aile içi birleşme geleneğinin en çok kahrını çeken kişilerden biri olmuştur. 13 yaşında sağ, 14 yaşında sol uyluk kemiği kırılmış ve bir daha tam olarak iyileşememiştir. Bacaklarının gelişmesi aniden durmuş ve ergenliğin en fırtınalı döneminde Lautrec’in bacakları bir çocuğunki gibi çelimsiz ve sadece 70 cm olarak kalmıştır. Doktorlar bu hastalığın bilinmeyen bir genetik bozukluktan kaynaklanan ve bazen kafanın küçük, bazen bacakların kısa kalmasıyla sonuçlanan ‘pignodizostoz’ olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hatta günümüzde hastalığa sanatçının ismiyle ‘Toulouse-Lautrec Sendromu’ da denilmektedir.

Lautrec’in sanatı bir varoluş yolu olarak seçmesi 1.52’lik boyuyla yaşıtlarının eğlendiği aktivitelerin çoğunun yakınına bile yanaşamadığında ortaya çıkmıştır.

Lautrec’in hayat öyküsü bireysel psikoloji kuramcılarından Alfred Adler’in aşağılık kompleksiyle ilgili kuramını hatırlatmaktadır. Adler’e göre aşağılık duygusu, çocuğun gelişmesinin çok erken bir döneminde ortaya çıkmaktadır. Bazı organik kusur ve yetersizlikleri olan veya anne babasından yeterince sevgi, şefkat görememiş olan çocuklarda aşağılık duygusu belirmektedir. Ancak Adler, doğa karşısında zaten aciz kalan insanoğlunda gelişen bu olağan aşağılık duygusundansa onun insan kişiliğinin gelişmesindeki anlamına ve önemine değinmiştir: Aşağılık ve yetersizlik duygusunun güçlü bir uyarıcı rolü oynaması sayesinde sayısız yetenekli insan ortaya çıkmıştır. İşte organik kusurlarından dolayı aristokrat aile mensubu diğer erkek çocukları gibi babasıyla avlanmaya, ata binmeye çıkamayan Lautrec de çizime ve resme odaklanmıştır. Lautrec’in sanatsız yaşayamayacağı aşikârdır. İçindeki gizli yeteneği dışavurmak, durmadan üretmek ona sakatlığını unutturan yegane yoldur.

Ergenlik çağının sonlarına doğru Lautrec Paris’in tepelerindeki Montmartre’deki stüdyosunda çalışan ünlü sanatçı Fernand Cormon’ın öğrencisi olma şerefine erişmiştir. Cormon’un stüdyosundan mezun olduktan sonra Lautrec kendini tamamen bohem bir hayatın kollarına teslim eder. İçmek ve çizmek sanatçının iki büyük tutkusu olmuştur. Lautrec’in alkolle olan kadim dostluğunun altında yatan en önemli sebep hiç şüphesiz fiziki görüntüsünden dolayı Montmartre’deki cazip ve renkli ortamından payına düşenin sürekli reddedilmek olmasıdır. Kadınlar tarafından beğenilmemesinin ruhunda açtığı yara, sanatçının aşkı tarif ettiği şu cümlesinden anlaşılmaktadır: “Aşk, arzu edilme arzusunun sizi ölümcül bir şekilde sarmalamasıdır.”

Önceleri bira ve şarapla başlayan alkol yolculuğu viski, konyak ve elbette o dönemlerin ‘bohem sanatçı’ içkisi apsentle devam etmiştir. Günümüzde konyak ve apsentin bol buzla karışımıyla yapılan ‘Deprem’ isimli kokteyl (Earthquake, Tremblement de Terre) sanatçıya atfedilmiştir.

Lautrec alkol dışında tüm enerjisini son damlasına kadar akıttığı sanatında oldukça ustalaşmıştır. Sanatçı kabarelerde, genelevlerde, yarış alanlarında, her yerde sürekli çizmektedir. 1888’deki Çamaşırcı Kadın (The Laundress) resminde modellik yapan Carmen Gaudin’in oldukça hoş, plen-air (açık hava) resim serisini Monsieur Pere Foret’in bahçesinde tamamlamıştır. Cézanne, Van Gogh, and Gauguin gibi dönemin en büyük ressamlarından kabul edilen Toulouse-Lautrec’in ilk zamanlarına ait bu eseri 2005 Christie’s müzayedesinde 22.4 milyon Amerikan Doları’na satılmıştır.

Empresyonistlerin ve Manet, Degas gibi figüratif ressamların etkisinde kalan sanatçı, Fransız sanatını Japonların asimetrik kompozisyonları ve düz renk alanlarıyla buluşturmuş, resim posteri sanatı Fransa’da onun sayesinde filizlenmeye başlamıştır. Lautrec hem arkadaşları için bir anı olarak kalması, hem de onların açtıkları mekânların reklamı olması amacıyla binlerce çalışma yapmıştır.

Kırmızı yel değirmeni ile artık Fransız kültüründe sembolleşmiş bir yere sahip olan, elit erotik şovları, yetişkinlere yönelik eğlence programları ve ünlü kan-kan dansıyla yıl boyunca gelen pek çok turisti ağırlayan Moulin Rouge kapılarını açtığında, Lautrec de dünyaca ünlü posterlerini ortaya koymaya başlamıştır. Sanatçının eserleri kabare içindeki duvarlarda sergilenmiştir. Paris’in gece kulüpleri ve Moulin Rouge için yaptığı posterlerinde sıklıkla şarkıcı Yvette Guilbert’i, Fransız kan-kan dansının yaratıcısı dansçı Louise Weber’i ve zarif dansçı Jane Avril’i kullanmıştır. Sanatçı alkol ve sağlık problemleri nedeniyle o zamanki ortamı dilediği gibi yaşayamamış olsa da, posterleri ve portreleri izleyenlerini o dönemin ruhuna, dokusuna, duygusuna doğru uzun bir yolculuğa çıkmayı davet eden canlılıktadır. 19. yüzyıl Paris’inin o ‘güzel ortamı’ (belle époque) bohem sanatçının usta ellerinden son derece mükemmel yansıtılmıştır. Resimlerinde, kalabalık içindeki insan figürlerini tek tek ayrıştırmada ustadır. Hem portre, hem Paris gece hayatından manzara çalışmalarında sanatçının resim tarzı ‘sempatik ve serinkanlı’ olarak özetlenebilir.

20 yıldan az bir sürede 737 kanvas, 275 suluboya, 363 baskı ve poster, 5084 çizim, seramik ve vitray çalışması, yüzlerce de kayıp, bilinmeyen eseri olduğu tahmin edilen alkolik Lautrec’in doğuştan itibaren kırılgan olan bedeni yaşadığı hayat tarzına çok kısa bir süre dayanabilmiştir. Sanatçı alkolü yenmek için 1899’da sanatoryuma yatırılmıştır. Ancak 9 Eylül 1901’de, sadece 36 yaşındayken ölüm kapısını çalmıştır.

Ölüm döşeğindeyken yanına babasının gelmiş olması Lautrec dışında herkesi şaşırtmıştır. Sanatçı ona dönerek “Evet baba, ölümümü kaçırmayacağını biliyordum,” demiştir. Henri son saatlerini yaşarken babası her zamankinden çok daha garip davranışlar sergilemiştir. Henri’nin sakalının Arap rituellerine göre kesilmesi gerektiğinde ısrar etmiş, civardaki gürültülü sinekleri Henri’nin ayakkabı bağlarıyla yakalamaya çalışmıştır. Babasının bu davranışları karşısında Henri’nin dudaklarından dökülen son cümle “Yaşlı aptal” olmuştur.

Sanatçı hiç şüphesiz ölürken babasına yönelttiği bu son cümleleriyle, hem aile içi bir ilişkinin kurbanı olması nedeniyle hayatı boyunca çektiği acıdan, hem de içten içe özlem duyduğu ‘sağlam’ bir baba figürünün yokluğundan dolayı hissettiği dinmek bilmeyen öfkesini dile getirmeye çabalamıştır.

Kaynak:Pınar Turanlı

Yatakta:


Moulin Rouge:


Suzanne Valadon:


Marcella Lender(1895),Taşbaskı


Fotoğrafçı P.Sescau(1894),Taşbaskı Afiş


Lily Grenier(1888)


Madame Fabre(1891)

Mösyö Boleau Kafede

monsieur-boileau-at-the-cafe

Güzel ve Çirkin(1895)

Moulan Rouge’da Dans

La Revue Blanche(1895),Taşbaskı

 

Fernando Sirki-Beyaz At Üzerinde(1888)

Daha fazla resim ve galeriye giriş için bir resmin üzerine tıklayınız.

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın

x