Hüseyin Avni Lifij

0
782
views
yorganevi.com

Ressam Hüseyin Avni Lifij 1886 senesinde, Samsun’un Ladik ilçesine bağlı Karaabdalsultan köyünde, 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sırasında Kafkasya’nın Kuban bölgesinden göç eden bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Abdullah Efendi Galata Köprüsü’nde tahsildarlık ve başmemurluk vazifesinde bulunuyordu. Aile 1887 yılında, Hüseyin Avni henüz yirmi günlükken, Samsun’dan İstanbul’a göç ederek önce Rumelihisarı semtine yerleştiyse de daha sonra Fatih’e taşındı. Hüseyin Avni eğitim hayatına ilk olarak 1893 yılında Aşıkpaşa Mahalle Mektebi’nde başladı. Daha çocuk yaşta resim ve müziğe karşı büyük istidat ve ilgi gösteren Lifij, 1896 yılında Nadir Bey’in yönetimindeki, Şehzadebaşı’nda mevkum Numune-i Terakki Mektebi’ne girerek ortaöğrenimine başladı. Bu dönemde bir yandan da özel bir hocadan Fransızca dersleri almakta olan Avni Lifij 1898 yılında ortaokuldan mezun oldu. Ortaokulu bitirmesinin ardından ağır biçimde hastalanması dolayısıyla iki yıl boyunca eğitimine ara vermek zorunda kaldı. 1901 yılında nihayet sağlığına kavuşan Avni Lifij Nafia Nezareti (Bayındırlık Bakanlığı)’ne bağlı Demiryolları Müdürlüğü’nde işe girerek henüz 15 yaşında iken çalışma hayatına atıldı. Ancak genç sanatçı bir yandan da eğitimine devam etmek çabasındaydı. Fransızcasını ilerletmek amacıyla önce kısa bir süre Alyans İsrailit Okulu’ndaki Fransızca derslerine devam eden Avni Lifij daha sonra İskender Ferit Bey’den özel Fransızca dersleri almaya başladı. Genç Hüseyin Avni’nin resim sanatına ilgisi de artarak sürüyordu. Formal bir sanat eğitimi olmamasına rağmen kendini geliştirmek adına 1903 yılından itibaren anatomi öğrenmek amacıyla “Mülkiye Tıbbiyesi”ndeki Anatomi derslerine ve boya tekniği ile malzeme bilgisi öğrenmek amacıyla “Eczacı Mektebi”ndeki Fizik ve Kimya derslerine dinleyici olarak katılmaya başladı. İşte resim sanatında kendini geliştirmeye yoğunlaştığı bu dönemde daha yirmi yaşında ve hiçbir akademik resim formasyonuna sahip değilken tamamen cesur bir amatör ruhla resmettiği “Kadehli-Pipolu Otoportre”si Avni Lifij’in hayatı için bir dönüm noktası olacaktı.

1906 yılına gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu, devleti ve toplumu ile kültürel, siyasal ve sosyal alanlarda olduğu kadar sanat alanında da birçok köklü değişime ve dönüşüme gebeydi. 38 yıllık II. Abdülhamit döneminin sonunun göründüğü bu yıllarda imparatorluğun genç aydınları yeni yüzyılın yeni fikirlerinden ve akımlarından beslenen yepyeni ve özgürlükçü bir ruhla bu değişime önderlik etmeğe hazırlanıyordu. Türk resim sanatı batılı resim geleneği ile flört devresini bitirmiş, Osman Hamdi Bey, Şehzade Abdülmecid Efendi, Süleyman Seyyid, Hoca Ali Rıza ve Halil Paşa gibi ustaların içinde bulunduğu ilk batılı üslupta eser veren Türk ressamları kuşağını doğurmuştu. Bu kuşağın yolunu açtığı “Meşrutiyet Kuşağı” olarak anılacak ikinci kuşak ressamların devri başlamak üzereydi. Bu idealist kuşağın içinde yer alan genç Hüseyin Avni de sanatıyla bu yeni çağda yerini almak, bir şeyler yapma çabasındaydı.

İşte böyle bir dönemde, 1906 yılında, Hüseyin Avni Lifij Ayasofya’da mimari çizimler yapmakta olan Fransız mimar Henri Prost ile tanıştı. Hüseyin Avni akademik bir sanat eğitimi alabilmek amacıyla ülkenin bu alandaki tek okulu olan Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girmek istiyordu. Mimar Prost, Lifij’in Fransızca öğretmeni İskender Ferit ile birlikte, eserlerini o sırada Müze müdürlüğü görevini yürütmekte olan büyük usta Osman Hamdi Bey’e göstermesi için genç ressamı cesaretlendirdi. Dostlarının bu tavsiyesine uyan Avni Lifij tamamen doğal bir yetenek ve amatör bir ruhla yaptığı “Kadehli-Pipolu Otorportre”sini Osman Hamdi Bey’e sundu. Ve işte bu resim sayesinde yurtdışında yetkin bir sanat eğitiminin, Avrupa’nın ve başarılı bir sanat hayatının kapıları Avni Lifij’e açılacaktı.

Lifij’in 1914 kuşağı içinde hem yöntem, hem konu anlamında her zaman kendine has ayrıksı bir yeri olagelmiştir. Bu özgün üslubunun kaynağı belki resme ilk başladığı yıllarda betimleme anlayışının akademik bir formasyonun kalıplarına sıkıştırılmadan içgüdüsel ve sezgisel olarak özgürce şekillenmesi, belki de kimi zaman melankolik kimi zaman coşkulu ve cesur mizacıdır. Her zaman sağlam bir etüd ve ön çalışmayla “doğru” çizmeye önem vermesine rağmen bu akademik “doğru”ya sezgisel olarak ulaşmıştır. İşte ressamın sanatının bu nev’i şahsına münhasır hali en güzel ve en canlı biçimde yansıtan eseri Kadehli-pipolu otoportresidir. 1906 yılında henüz amatör bir ressam olarak yarattığı bu eser sadece ressamın en önemli çalışmalarından biri değil, aynı zamanda Türk portre ressamlığının ilk ve en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Lifij’in hiçbir akademik resim eğitimi almadan gerçekleştirdiği bu başyapıt teknik olarak tam bir mükemmellik gösterirken ruh olarak da kalıplara dökülerek sınırlandırılmamış bir yaratım kudreti ve hevesini yansıtır. Bir anlamda çağdaşı olduğu sanat anlayışından tamamen farklı ve zamansız, bir anlamda yüzyıllara uzanan portre geleneğine dayanan bu eserin duygusal bir ifadecilik ve hatta romantik bir dışavurumculuk olarak tanımlanabilecek güçlü bir etkisi vardır. Bu etki renk kullanımından, figürün ifadesine ve kompozisyonun kuruluşuna değin resmin her yerine sinmiştir. Resmin hem teknik mükemmelliği hem de romantik bir duygusallığı yansıtan etkileyici havası kusursuz olmasına rağmen bu iki unsur birbirine o kadar başarılı biçimde yedirilmiştir ki biri diğerinin önüne geçmemektedir. Bu resim daha o günden, o sırada henüz yirmi yaşında bir amatör olan yaratıcısının ilerideki verimli sanat yaşamının bir özetidir adeta. Bu eserde ifadesini bulan duyarlılık, renklendirmedeki duygusal çok tonluluk, kendine has melankolik romantizm ve diğer yandan desen ve kompozisyondaki teknik mükemmellik ile “doğru” resmetme hassasiyeti gibi unsurlar, sanatçının serbest poşadlarından yıllarca üzerinde çalıştığı büyük boyutlu destansı figürlü kompozisyonlarına kadar tüm eserlerinde kendini gösterecektir. Lifij’in üslubu ilk bakışta okulcu (okullu olmamasına rağmen) ve gerçekçi imiş yanılgısını yaratsa da aslında Avni Lifij, döneminde kendisi hakkında yazılan bir eleştirideki ifadeyle, “doğayı kopya etmemekte, düzeltmekte…” ve “…doğayı sahip olmadığı bir ruhla donatmakta…” dır. Bu anlamda otoportresinde romantik, ifadeci, dışavurumcu ve hatta sembolik okumalar yapmak olasıdır. İster bilinçli ister bilinçaltından gelen bir esinle yapmış olsun Avni Lifij II. Meşrutiyetle tarihlenen bu tablosunda “zeitgeist” yani “çağın ruhu”nu resmetmiştir. Tuvalden bizleri kısık gözleri ile süzen bu genç JönTürk sanki beraberinde getireceği tüm yenilikleri, değişimleri ve trajedileri ile önünde uzanan yeni çağa, 20. yüzyıla kadeh kaldırmaktadır.

İşte bu başyapıtı görerek genç ressamdaki büyük yeteneği teşhis eden Osman Hamdi Bey bundan sonra yapacağı bütün resimleri kendisine getirmesi talimatıyla Hüseyin Avni’yi kanatları altına aldı. 1908 yılı hem Osmanlı İmparatorluğu hem de Avni Lifij için bir dönüm noktası oldu. Abdülhamit iktidarının devrilerek II. Meşrutiyetin ilan edildiği bu yıl Hüseyin Avni için de Avrupa macerasına giden yol başlayacaktı. Sanat eğitimi için Avrupa’ya öğrenci göndermek isteyen büyük ressam Şehzade Abdülmecid Efendi kendisine adaylar bulması amacıyla Osman Hamdi Bey’e danıştı. Osman Hamdi Bey’in tavsiye ettiği öğrenci adaylarından biri de Hüseyin Avni olacaktı. Yaşının küçüklüğü yüzünden yapım tarihini 1908 olarak değiştirdiği Kadehli-pipolu otoportresini Abdülmecid Efendi’nin beğenisine sunan Avni Lifij’e bu eseri sayesinde Avrupa’nın kapıları açıldı. Bir yıl kadar Sanayi-i Nefise Mektebi’nde temel eğitim aldıktan sonra 11 Ocak 1909 tarihinde Şehzade Abdülmecid Efendi’nin hamiliğinde Fransa’ya doğru yola çıktı. Abdülmecid Efendi ve Lifij arasındaki bu hamilik ilişkisi Türk resim sanatının bu iki mühim ressamı arasında uzun yıllar sürecek bir dostluğun da başlangıcı olacaktı.

26 Şubat 1909’da Paris’in ünlü sanat okulu L’Ecole Nationale Speciale des Beaux-Arts’dan kurları izleme belgesi alan Avni Lifij Cormon’un atölyesinde resim eğitimine başladı. Bu atölyenin “1914 Kuşağı” olarak adlandırılan batılı anlamda Türk resminin ikinci kuşağını teşkil eden ressamların neredeyse tümünün eğitim gördüğü yer olması ilginç bir ayrıntıdır. Lifij’in yanı sıra burada resim eğitimi alan sanatçılar arasında bu kuşaktan İbrahim Çallı, Ali Sami Boyar, Namık İsmail, Nazmi Ziya Güran, Hikmet Onat ve Feyhaman Duran gibi isimler yer almaktaydı. Ressam bu dönemde Guillonnet ve Andre Lecomte Du Noüy gibi Fransız ressamlarıyla da dostluk kurarak boş vakitlerinde onların atölyelerine de devam edecekti. Bu dönemde Avrupa ve özellikle Fransa’da İzlenimcilik ve Ard-İzelnimcilik başat sanat üslubu olarak kabul ediliyordu. Lakin Lifij izlenimcilikten bir teknik olarak yararlansa da romantik ve sembolist ressamlara da ilgi duydu. İleriki dönem resimlerinde izlenimciliğin etkileri çeşitli derecelerde görülmekle beraber, kompozisyon kurma gibi hususlarda geleneksel tekniklerle izlenimci üslubu bir araya getirmiştir; özellikle figür meselesini ele alışı İzlenimci sanattan uzak ve kendine has bir anlayıştadır.

1912 yılında Dünya Savaşı’nın ufukta görünmesiyle İstanbul’a geri çağrılan Hüseyin Avni İstanbul Sultanisi (İstanbul Erkek Lisesi)’nde resim öğretmeni olarak çalışmaya başladı. 1915 yılında Fransızca öğretmeni olarak Kandilli İnas Sultanisi (Kandilli Kız Lisesi)’ne geçti. Adaşı olan başka bir meslektaşı ile karıştırılmamak için sülale ismi olan “Lifij” soyadını kullanmaya başlaması da bu döneme rastlar. Bu sırada bir yandan sanat çalışmalarına da devam etmekteydi. 27 Ekim 1915’te Sanayi-i Nefise Mektebi’nin büyük salonunda açılan sergide Paris’teki Louvre Müzesi’nde bulunan, Luca Giordano’nun Mars ve Venüs adlı resminin Avni Lifij tarafından yapılan kopyası da yer aldı. 1916 ilkbaharında 1. Galatasaraylılar Yurdu Resim Sergisi’ne iki resimle katıldı; bunlardan “Belediye Faaliyetleri-Kalkınma” adlı tablosu 172 X 505 cm.lik boyutuyla Türk resim sanatı tarihinin en büyük boyutlu eserlerinden biri olarak bilinir. Geleneksel kompozisyon metotlarının Ard-izlenimci ve dekoratif yöntemlerle beraber kullanıldığı çok figürlü ve günlük hayattan bir konuyu ele alan bu tablo, medenileşme özlemine vurgu yapan sembolizmiyle, ustanın daha sonraki alegorik konulu birçok figürlü kompozisyon çalışmasının ilk örneklerinden olacaktır. Çok yönlü bir sanatçı olan Avni Lifij bu sergi ile ilgili, 26 Temmuz1916 tarihli Hilal Gazetesi’nde yayınlanan “Le Mouvement Artistique, I’Exposition de Peinture du Galata-Saraililar-Yourdou” başlıklı bir yazı da kaleme aldı. Ertesi yıl yine aynı mekanda açılan “Savaş Resimleri ve Diğerleri” Sergisi’ne çoğu İstanbul’un çeşitli köşelerinin tasvirlerinden oluşan 20 resim ile katılan sanatçı ilk kişisel sergisini ise 1918 Şubat-Mart ayları arasında “Orient Litteraire”in yönetim bölümünde açtı. Dünya Savaşı’nın ardından gelen Mütareke yıllarında Davutpaşa Ortaokulu’nda Fransızca öğretmenliği yapan Hüseyin Avni bu sırada Viyana’da düzenlenen bir sergiye de 18 resmi ile katıldı. Bu dönem boyunca sürekli üretimde bulunarak çeşitli sergilere resim veren ve eserleri resmi koleksiyonlarda yer bulan Avni Lifij 25 Mart 1922’de Doktor İbrahim Şazi’nin kızı Harika Şazi ile evlendi. Harbiye Nezareti tarafından Şişli’de kurulan resim atölyesinde bir müddet harp konulu resimler çalıştıktan sonra 1922 Ekim’inde Mustafa Kemal Paşa’nın davetiyle Ankara’ya giderek dört ay kadar bu şehirde kaldı. Bu sırada Mareşal Fevzi Çakmak’ın portresini de yapan Lifij, Ankara dönüşü önemli sembolik tablolarından olan “Karagün” ve “Akgün” adlı eserleri için etüd çalışmalarına başladı. Bu iki tablo 1923 yılında tamamlanacaktı. 1924 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi’nin Tezyini Sanatlar Bölümü’nde hocalığa başlayan Avni Lifij 2 Haziran 1927 tarihinde bir kalp rahatsızlığı sonucu, Laleli semtindeki Harikzedegan Apartmanları’nda bulunan dairesinde hayata gözlerini yumdu.

Henüz 41 yaşında, sanatının en verimli dönemini yaşarken pek genç olarak yaşama veda eden ressam Hüseyin Avni Lifij günümüzde Türk resim sanatının en önemli şahsiyetlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Sanatçının kendine özgü kişiliği ve güçlü sanat anlayışı ile kendi çağı ve kuşağı içinde de özel bir konumu vardır. Çok figürlü ve büyük boyutlu kompozisyon çalışmalarının resim sanatında yer almaya başlamasına öncülük eden Lifij akademik hale gelen izlenimcilikten bir teknik olarak faydalanmakla beraber yaşadığı dönem ve coğrafyanın şartları ve ressamın özgün kişiliği ile biçimlenen kendine has bir sanat yaratmayı başarmıştır. Sembolizmden romantizme, izlenimcilikten dışavurumculuğa değişik tarzlardan izlerin görülebileceği bu üslupta ana unsur “insan”dır. Portreleri ve alegorik, mitolojik ve fantastik konuların işlendiği figürlü kompozisyonları yanında doğadan çok iç dünyasını tuvale yansıttığı duyarlı manzaraları derin bir duygu ve şiirsel bir hayal gücünü ele verir. Lakin ressam tekniği şiirselliğe kurban etmemiş bilakis en serbest çalıştığı resminde dahi sağlam bir kompozisyon ve güçlü bir desen anlayışı gütmüştür. Avni Lifij’in yağlıboya tablolarının yanı sıra her biri kendi başına yetkin birer sanat eseri olarak değerlendirilebilecek poşad resimleri ve desen çalışmaları da ayrıca bir eser dağarcığı oluşturmaktadır.

İçten gelen ve kasıtlı olmayan bir şiirsellik, duyarlılık, kimi zaman dışavurumculuğa uzanan bir ifadecilik Avni Lifij’in üslubunu kendine has kılan özelliklerdir. 1914 kuşağı içinde his dünyasını resimlerine en çok aktaran ressam Avni Lifij’dir denilebilir. Bu durum bilinçli bir üslup arayışından çok ressamın kendine özgü karakterinden kaynaklanmaktadır. Dostları ve meslektaşlarınca özgür ruhlu, cesur, inatçı, melankolik, gururlu, duygulu ve asil bir insan olarak tasvir edilen Hüseyin Avni aynı zamanda çok yönlü bir aydın ve ilerici bir düşünür olarak sanat dünyamıza pek çok katkıda bulunmuştur. İstanbul’un tarihi dokusunu ve günlük yaşamını ölümsüzleştiren bir fotoğraf sanatçısı olmasının yanı sıra pek çok sergi eleştirisi kaleme almış bir sanat yazarı kimliği de olan Lifij ayrıca ülkemizde tatbiki güzel sanatlar eğitiminin yaygınlaşmasında aktif rol oynamış, bu konuda çeşitli araştırmalar ve eserler yazmıştır.

Kısa ömrüne büyük işler sığdırmayı başaran ressam Hüseyin Avni Lifij’in gerçek mezarı günümüzde maalesef kaybolmuş olmakla beraber Eyüp Sultan Mezarlığı’nda Pierre Loti Kavhesi’nin yanı başında bir “makam mezarı” bulunmaktadır. Sanatçının kendisi gibi ressam olan eşi Harika Lifij 1991’de bu mezara defnedilmiştir.

Kaynak:Sancar Özer

Tahayyül

 

Hamallar

 

Tam boyut görmek için resmin üzerine tıklayınız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here