İlim Yok Muydu?

mavi hat
Hanbeli Meshebi’nin kurucusu Ahmed bin Hanbel,Abbasi halifesi Me’mun’un dini görüşlerine katılmadığı için zindana atıldı.Me’mun’un ölümü üzerine halife olan Mutasım tarafından otuz ay kadar kaldığı zindandan çıkarılarak zincire vurulmuş bir halde,Halife Mutasım’ın huzuruna getirildi.

Mutasım’ın karşısına çıkarılmasını,İmam Ahmed b.Hanbel şöyle anlatıyor:
-“Bu zincirlerin ve bukağıların ağırlığından ve sıkılığından ötürü yürüyemez hale geldim. Zincirlerin bir ucunu uçkuruma bağlayıp elimle tuttum. Sonra beni bir bineğe bindirdiler. Prangaların ağırlığından ötürü neredeyse yüzüstü yere düşüyordum. Yanımda beni tutacak bir kimse de yoktu. Allah beni korudu, nihayet Mutasım’ın sarayına geldik. Bir odaya konuldum, kapı üzerime kilit­lendi. Yanımda kandil yoktu. Abdest almak istedim. Elimi uzattım; baktım ki, bir kapta su var. O suyla abdest aldım. Sonra kalkıp na­maza durdum. Ama kıblenin hangi taraf olduğunu bilmiyordum. Öylece namaz kıldım. Sabah olduğunda namaz kıldığım tarafın kıble ol­duğunu anladım. Allah’a hamdolsun, sonra beni çağırdılar. Mutasım’ın huzuruna götürüldüm. Bana baktı, yanında İbn Ebi Duad var­dı. Bakınca:
-“Bunun genç olduğunu söylememiş miydiniz Oysa bu yaşlı bir adam.” dedi. Ben yanma yaklaştığımda selam verdim. Bana:

-“Yakınıma gel.” dedi. Yaklaştım, yakınına kadar gittim. Sonra bana: “Otur!” dedi, oturdum. Prangaların ağırlıkları beni adeta eziyordu. Bir süre durdum, sonra şöyle dedim:

– Ey mü’minlerin emiri! Amcan oğlu Rasûlullah (s.a.v.), insanları neye davet etti.

– Allah’tan başka ilah bulunmadığına şahadet etmeye davet etti.

– İşte ben de Allah’tan başka ilah bulunmadığına şahadet ediyo­rum.

Böyle dedikten sonra ona Abdülkays heyetiyle ilgili olarak İbn Abbas’m naklettiği hadisi okudum. Sonra:
-“İşte, Rasûlullah (s.a.v.)´ın davet ettiği şey buydu.” dedim. Bu sırada îbn Ebi Duad, anlamadığım birşeyler söyledi. Ben onun sözlerini anlamıyordum. O zaman Muta­sım şöyle dedi:
-“Eğer benden önceki halife seni tutuklamış olmasaydı ben sana ilişmeyecektim.”

Bundan sonra da Abdurrahman’a şöyle dedi:
-“Ey Abdurrahman! Ben, eziyet ve işkenceleri ortadan kaldırmanı sana emretmemiş miy­dim ” Ben: -“Allahü ekber! İşte bu Müslümanların genişliğe kavuşma­larıdır.” dedim.

Sonra Mutasım, Abdurrahman’a:
-“Bununla konuş bakalım, ken­disiyle münazara yap.” dedi. Abdurrahman bana:
-“Kur’ân hakkında ne diyorsun ” diye sordu. Ona cevap vermedim. Mutasım: “Ona cevap ver.” deyince ben, Abdurrahman´a:
-“İlim hakkında ne diyorsun ” diye sordum. Abdurrahman sustu. Ben:
-“Kur´ân, Allah´ın ilmindendir. Her kim Allah´ın ilminin mahluk olduğunu iddia ederse Allah´ı inkar et­miş olur.” dedim. Abdurrahman sustu. Sonra halife Mutasım´la arala­rında şöyle konuştular:
-“Ey mü´minlerin emiri, bu adam hem seni hem de bizi tekfir etti.” Ama Mutasım, onun bu sözüne iltifat etmedi. Abdurrahman:
-“Allah varken Kur´ân yoktu.” dedi. Ben de:
-“Allah var­dı da o zaman ilim yok muydu? ” diye sordum. Abdurrahman sustu. Şuradan buradan konuşanlar oldu. Ben de:
-“Ey mü´minlerin emiri, bana Allah´ın kitabından veya Rasûlü´nün sünnetinden bir kitab ve­rin ki, onunla konuşayım.” dedim. İbn Ebi Duad:
-“Sen ancak Allah´ın kitabından ve Rasûlünün sünnetinden mi bahsedersin ” deyince ben ona şu karşılığı verdim:
-“Bu ikisi olmadan İslâmiyet ayakta durabilir mi ?”

Aralarında uzun münazaralar cereyan etti. Halifenin adına, Ahmed b. Hanbel’e karşı şu ayetleri delil olarak ileri sürdüler:

“Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı mutlaka gönülleri gaflet içinde, eğlenerek dinlerler.” (el-Enbiyâ, 2.)

“Herşeyi yaratan Allah’tır.”
İmam Ahmed b. Hanbel ise özetle, bu ayetlerin umumi oldukları­nı ve “Rabbin buyruğu ile herşeyi yok eder” ayet-i kerimesi ile tahsis edildiklerini ifade etti.

İbn Ebi Duad dedi ki:
-“Ey mü’minlerin emiri, Allah’a yemin ede­rim ki bu adam sapıktır, saptırıcıdır, bid’atçıdır. İşte, burada kadıla­rın ve fıkıhçıların var. Onlara sor bu konuyu.” Mutasım,onlara: “Siz ne diyorsunuz ” diye sordu. Onlar da İbn Ebi Duad gibi cevap verdi­ler.

Mutasım, ikinci gün de onları huzurunda topladı. Yine İmam Ah-med b. Hanbel´le münazara ettiler. Üçüncü gün de bu münazaralar devam etti. Bütün bu münazaralar esnasında İmam Ahmed b. Hanbel´in sesi onlarınkinden daha yüksekti. Delili onların delillerini alt ediyordu. Sustuklarında İbn Ebi Duad konuşmayı başlatıyordu. O, arkadaşları arasında ilimden ye kelamdan yana en cahil olandı. Çe­şitli meselelerde tartıştılar. Nakil bilgileri yoktu, eserleri inkar etme­ye ve onlarla içtihad edilemeyeceğini söylemeye başladılar.

İmam Ahmed b. Hanbel diyor ki: «Herhangi bir kimsenin söyleye­ceğini zannetmediğim sözleri onlardan duydum. İbn Gavs, benimle uzun uzadıya konuştu. Cisimden ve diğer şeylerden, fayda vermeye­cek şekilde sözetti. Kendisine: ‘Ne dediğini anlamıyorum; yalnız şunu biliyorum ki, Cenâb-ı Allah birdir. Hiçbir şeye muhtaç değildir, herşey ona muhtaçtır. Onun misli yoktur.’ dedim. O da sustu. Bana birşey diyemedi. Ahirette Cenâb-ı Allah´ın görüleceğine dair hadisi onla­ra naklettim. Bu hadisin senedinin zayıf olduğunu ispatlamaya çalış­tılar. Bazı hadisçilerin sözlerinden alıntılar yaparak bu hadisi çürüt­mek istediler, ama ne gezer. Bunu yapamadılar. Mızraklarını uzak yerlerden hedefe nasıl ulaştıracaklardı »

Bu esnada halife Mutasım, İmam Ahmed b. Hanbel´e lütufkar davranıyor ve ona:
-“Ey Ahmed! Bu hususta bana icabet et ki, seni has adamlarım ve meclisimde bulunan arkadaşlarımın arasına katayım.” diyordu. İmam Ahmed b. Hanbel de ona şu karşılığı veriyordu:
-“Ey mü´minlerin emiri, bana bu hususta Allah´ın kitabından veya Rasûlullah (s.a.v.)´ın sünnetinden deliller getirsinler ki görüşlerine muva­fakat edeyim.”

Onlar eserleri inkar ettikleri zaman, İmam Ahmed onlara karşı şu ayet-i kerimeleri delil olarak ileri sürdü:

“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana faydası olmayan birşeye niçin tapıyorsun ” {Meryem, 42.)

“Allah, Musa’ya hitab etmişti.” (en-Nisâ, 164.)

“Şüphesiz ben Allah’ım. Benden başka tanrı yoktur. Bana kulluk et.” (Tâ-Hâ, 14.)

Karşısındakilerin artık ileri sürecekleri delilleri kalmayınca, bu defa halifenin otoritesini kullanmaya yönelip dediler ki:
-“Ey mü´min­lerin emiri! Bu adam kafir, sapık ve saptırıcıdır.”

Bağdat valisi İshak b. İbrahim de halifeye şöyle dedi:
-“Ey müminlerin emiri! Bu adamı serbest bırakıp da iki halifeyi mağlup etme­sine müsaade etmen, halifeliğin tedbirinden değildir.” Onun bu sözü üzerine halife hamiyete gelip şiddetle gazaplandı. Oysa halife onlar arasında en yumuşak huylu biriydi. Kendini birşey bilen ve doğru yolda olduğunu zanneden biriydi. O zaman halife, İmam Ahmed’e:
-“Allah sana lanet etsin. Bana icabet edeceğini ummuştum. Ama ica­bet etmedin.” dedi. Sonra da görevlilere:
-“Şunu yakalayın, elbiselerini çıkarın ve sürüyüp götürün!” diye emir verdi.

İmam Ahmed b. Hanbel, olayın bundan sonrasını şöyle anlatıyor: «Yakalanıp elbiselerim çıkarıldı ve beni sürüyüp götürdüler. Son­ra işkenceciler ve kırbaççılar geldi. Ben onlara bakıyordum, yanımda elbisemin bir tarafına gizlenmiş Peygamber Efendimizin vücudunun birkaç tüyü vardı. Elbiselerimi çıkardılar, işkencecilerin önüne bıra­kıldım.

Dedim ki:
-“Ey müminlerin emiri; Allah’tan kork, Allah’tan! Zira Rasûlullah (s.a.v.) buyuruyor ki: “Allah´tan başka ilah bulunmadığına şahadet eden Müslüman bir kişinin kanı ancak şu üç şeyden biri ne­deniyle helal olur.” Bu hadisin tamamını kendisine okudum sonra yi­ne dedim ki:
-Ey müminlerin emiri, Rasûlullah (s.a.v.) bir başka hadi­sinde de şöyle buyuruyor: “Allah´tan başka ilah yoktur deyinceye ka­dar insanlarla savaşmakla emrolundum. Eğer bu kelimeyi söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korurlar.” Şimdi sen, bu işlerden birini işlemediğim halde ne diye benim kanımı mubah kılıyorsun Ey mü´­minlerin emiri, benim şimdi senin huzurunda duruşum gibi senin de yarın Allah divanında duracağını düşün!”

Ben böyle dedikten sonra biraz çekinir gibi oldu. Sonra etrafında­kiler ısrarla ona:
-“Ey müminlerin emiri! Bu sapık, saptırıcı bir kafir­dir.” dediler. O da emir verdi, beni işkencecilerin önüne götürdüler. Bir kürsü getirildi ve kürsünün üzerine oturtuldum. İşkencecilerden biri ellerimle iki tahtadan birini tutmamı bana emretti. Bunun sebe­bini anlamadım. Elbiselerimi çıkardılar. Kırbaççılar, kırbaçlarıyla geldiler. Onlardan biri bana iki kırbaç vurunca halife Mutasım ona: -“Şiddetle vur! Allah senin elini koparsın!” dedi. Bir başkası geldi, o da bana iki kırbaç vurdu. Sonra bir başkası geldi, o da aynı şekilde beni kırbaçladı. Bana birkaç kırbaç vurmalarından sonra bayıldım. Aklımı defalarca kaybettim. Dayak durunca aklım başıma geliyordu. Muta­sım kalkıp yanıma geliyor ve adamlarının fikirlerini kabul etmemi is­tiyordu. Ben ise kabul etmiyordum. Onlar:
-“Yazıklar olsun sana, hali­fe senin yanıbaşmda duruyor!” demeye başladılar. Ben yine kabul et­meyince beni yine dövmeye başladılar. Halife Mutasım, tekrar yanı­ma geldi. Bu fikirleri kabul etmemi istedi. Ben kabul etmedim. Yine dövmeye başladılar. Üçüncü kez halife yanıma geldi. Beni bu fikirleri kabul etmeye davet etti. Ama dayağın şiddetinden onun dediklerini anlayamıyordum. Tekrar beni dövmeye başladılar. Aklım gitti, artık dayağın şiddetini hissedemiyordum. Şiddetli derecede dayak yediğim­den ötürü artık hissimi ve korkularımı kaybetmiştim. Halife Mutasım emir verdi. Beni serbest bıraktılar. Ama hiçbir şeyin farkında de­ğildim. Sonra evimin bir odasında olduğumu gördüm. Ayaklarımdaki bağlar çözülmüştü. Bu hadise, hicretin 221. senesinin ramazan ayı­nın 25. gününde(M.11 Eylül 836) vuku bulmuştu.»

Benzer Yazılar

Bir Cevap Yazın